Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Çekirge

“Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra, uçamıyor diye yakınıyoruz.”

Simone de Beauvoir

 

Her şeyi göze alarak, haftalardır eve gelmeyen kocasının iş yerine gitti Gülizar, şirketin girişinde bekledi mesai bitimini. Ama kocasını, o kat sayısını sayamadığı plazanın otomatik açılan kapısından çıkarken değil, öndeki anayolda bir araçtan inerken gördü. İner inmez yolcu tarafına koşmuş, güzelce bir kadının kapısını açmıştı Erdem. Kadın indikten sonra eteği fırfırlı elbisesi ve topuklu ayakkabılarıyla podyumda salınır gibi yürüyordu ve Erdem ona bir şeyler anlatıyordu. Plazadan içeri girdiler gülüşerek, kimdi bu kadın? Kapısını açtığına göre yöneticisi olabilirdi ya da iş arkadaşlarından biri. Ama iş arkadaşının kapısını neden açsındı Erdem? Nezaket sahibi bir insan değildi ki o, akşam yemeklerini sehpaya getirtir, çocukları ve karısıyla aynı masaya oturmazdı bile.

Gülizar, beklemeli mi arkalarından mı girmelinin kararını vermeye çalışıyordu. Daha önce ne ofisine gitmişti kocasının ne de bir arkadaşıyla tanışmıştı. Plazaya yaklaştı, tam içeri girecekken cam kapıya yansıyan yüzünü gördü. Nasıl da ürkekti; ormanda, ilk defa annesi olmadan dolaşmaya çıkmış bir yavru ceylan gibi. Gözlerindeki endişeyle yüzleşmesi geri adım atmasına neden oldu ve arkasını dönüp uzaklaştı. Eve gitmeyi düşündü ancak içi içini kemiriyordu, buraya kadar gelmişken vaz mı geçecekti? Tekrar döndü plazaya, başını kaldırıp yukarı baktı ve gökyüzüyle birleşmiş gibi görünen bu cam binanın ayakları dibinde, mutfakta terliğiyle ezdiği karıncalardan bile küçük hissetti kendini. Yine kırıldı cesareti, yine üç beş adım geriledi.

Gülizar’ın gelgitleriyle yaklaşık yarım saat geçti ve Erdem girdiği kapıdan aynı kadınla çıktı. Gülizar kolonlardan birinin arkasına saklanmıştı, yakalanmadı Erdem’e. Erdem ile kadın, kadının kullandığı başka bir araca bindi, kapıyı açmadı bu defa Erdem, hareket ettiler. Bir taksi durdurdu Gülizar, atladı vakit kaybetmeden. Taksi şoförü “Nereye abla?” diye sordu. Hanımefendi demedi Gülizar’a, o mevkideki kadın bir müşteriye “abla” dememesi gerektiğini çok iyi biliyordu lakin Gülizar’ın, etek mi pantolon mu olduğu anlaşılmayacak kadar bol pantolonu, iddiasız soluk renkli bluzu, ensesinin hemen üzerinde sıkıca toplanmış saçları ve makyajsız sade yüzü oraya ait olmadığını haykırıyordu. Daha önce tek başına taksiye de binmemişti Gülizar. Televizyonda gördüğü sahneleri düşündü, ne diyeceğini ancak öyle bulabildi ve “Öndeki küçük kırmızı otomobili takip edebilir miyiz?” dedi. Şoför, bu genç olduğu anlaşılan ama yaşlı görünen kadının, takip etme içeren bir olayın neresinde olabileceğini merak ettiyse de sormadı. Devam ettiler usul usul akan trafikte. Radyoyu karıştırıyordu şoför, “Ablacım, artık güzel şarkı türkü yapmıyorlar, biliyor musun? Saatlerce sallıyorum şu direksiyonu, bizim de stres atmaya hakkımız yok mu?” diyor ama sesi Gülizar’a ulaşmıyordu. Araya giren arabalar daraltıyordu görüş açısını ama yine de ayırmıyordu gözlerini Erdem’in olduğu araçtan Gülizar.

Trafik kısa bir süre sonra açıldı ve küçük kırmızı, Gülizar’ın markasını bilemediği otomobil hızlandı, taksi de arkasından. Şoför Gülizar’la sohbet edebileceğini sanmış, ‘Uzun mesafedir inşallah,’ diye geçirmişti içinden fakat Gülizar sohbet girişimlerine yanıt vermeyince, bir an önce indirmek istedi onu. Canı sıkılıyordu gün boyu, suratı asık insan görmekten gına gelmişti. Şoförün gönlünden geçirdiği gibi oldu, yakın mesafede bir siteye girdi araç, onlar da takip etti. Erdem ve topuklu ayakkabılı kadın indi arabadan, taksinin yanından geçtiler fakat görmediler Gülizar’ı, ikisi de etraflarına bakmadan bloklardan birine doğru yürüyorlardı ve Erdem’in eli kadının kalçasının üzerindeydi. Onlar biraz uzaklaşınca taksiden indi Gülizar, para üstünü beklemedi. Şoförün, bu abla görünümlü genç kadının yüzünde ifadesizliğe neden olan kasırgaya dair merakı uçup gitti aklından, ‘Kısa mesafe iyi kazanç,’ dedi, yoluna devam etti.

Fark edilmeyeceği bir mesafeden kocasını gözetledi Gülizar, onlar içeri girdikten bir dakika sonra yöneldi apartmana, sağına soluna bakınarak, yeryüzünde hissedilmeyen adımlarla asansöre kadar ilerledi. Asansör henüz meşguldü, hangi kata çıkıldığını anlamak için bekledi. Beşinci katta durduğunu gösterdi ekran. Yanlarında başkalarının da olabileceğini düşündü ama yukarı ya da aşağı oynamadı numara. Şansını denemek için çağırdı asansörü ve kabin gelince adımını attı içine. Aynaya baktı, kendisi değildi gördüğü; omuzları çökmüş, yüzü kirece dönmüş, gözleri ağlamaya meyletmiş ama biri onlara ‘Durun, daha değil,’ demiş gibi bir ifadeyle bakan, yabancı bir kadın dikiliyordu karşısında. Aynı soruyu farklı amaçla sordu bu defa; ‘Peki, bu kadın kim?’

Sureti buğulandı saliselik, gözlerine bir sis inmişti. Beyninde zonklayan soruya cevap ararken zaman mekan kavramlarından uzaklaşmıştı ki kapının açılma sesiyle o ana dönüş yaptı. Yaşlı bir beyefendiydi gelen “İyi akşamlar, kaçıncı kata çıkıyorsunuz?” dedi gülümseyerek. “Beş,” diyebildi Gülizar, dökülmedi başka sözcük dudaklarından. Beşinci kata geldiklerinde beyefendi tekrar “İyi akşamlar,” dedi ve Gülizar yine cevap vermedi, indi. Yaşlı beyefendi sitemlendi yeni neslin kayıtsızlığına ve edep eksikliğine. Daha önce görmemişti bu kadını, selamlaşmak istememesini anlayabilirdi ama bir iyi akşamlar dileğinin kime, ne zararı dokunabilirdi? İnsanın bunu söylemeyi gereksiz görecek kadar büyük, ne sıkıntısı olabilirdi? ‘Ah gençlik,’ dedi ‘başınıza gelen her şey yalnızca sizi buluyor sanırsınız, daha nelerle karşılaşacağınızı bir bilseniz.’

Gülizar kendisi için yapılan bu çıkarımların hiçbirini düşünecek durumda değildi. Komşularını evine davet eden, bin bir çeşit kek - pasta ile ağırlayan, apartmandaki yaşlı çiftlere yaptığı yemeklerden mutlaka götüren, çocuklarının arkadaşlarına kendi çocukları gibi şefkatle yaklaşan oydu her daim ama hayatının son kırk dakikası bütün ömrünü çöpe atmış olabilme ihtimaline uyandırmıştı onu. Artık başka biriydi Gülizar fakat kim olduğunu henüz bilmiyordu.

Beşinci katta karşılıklı iki daire vardı, yanlış kapıyı çalmamak için ayakkabılara baktı. Kadının topuklu ayakkabısı sağdaki dairenin önündeydi, Erdem’in birkaç ay önce Gülizar ile beğenerek satın aldığı kunduraları ise yoktu. Kunduraların içeri konulacağını tahmin etti ve ne diyeceğine dair herhangi bir fikri olmamasına rağmen çaldı zili. Gidemezdi artık, bu gizem ya o gün çözülecekti ya da o gün. İçeriden, ağır ağır ilerleyen bir bedene ait olduğu anlaşılan ayak sesleri geliyordu ama Gülizar’ın kalbinin sesi tıkamıştı kulaklarını, herhangi bir şey duymuyordu. Kapıyı Erdem açtı, gelenleri karşılayacak kadar o evin sakini olmuştu demek ki, Gülizar’la yüz yüze gelince dudağının kenarındaki tebessümü dondu ve cümlesini yarıda kesti. Karşılıklı kalakaldılar. Gülizar kocasının gözlerinde bir mahcubiyet aradı. Hiç olmazsa çocukları adına utanacağını sanıyordu ama Erdem kendine geldiğinde değil savunma yapmak bir de üzerine Gülizar’ı azarladı; orada ne işi vardı? Orayı nasıl bulabilirdi? Bunu nasıl göze alırdı? Onu öldürmesini mi istiyordu? Zaten bir sıkımlık canı vardı!

Fısıldamasına rağmen sesleri duydu topuklu ayakkabılı kadın ve belirdi eşikte. Gülizar’la göz göze geldiler, süzdü onu baştan aşağı. O kadar çaresiz hissediyordu ki Gülizar ‘Kapıyı suratıma kapatacaklar ve gerisin geri dönmek zorunda kalacağım,’ diyordu. Beş on saniyelik bir sessizliğin ardından “Sonunda yakalandık ha?” dedi topuklu ayakkabılı. Eve davet etti Gülizar’ı. Gülizar Erdem’e baktı, eliyle buyur ediyordu o da. Kocasının topuklu ayakkabılının direktifine anında ikna oluşuna şaşırdı. Çünkü Erdem Gülizar’ın fikrini sormaz, sorsa bile söylediklerini kale almazdı. Şaşkınlıkları git gide artıyordu Gülizar’ın, vereceği tepkiyi iyice karıştırır olmuştu. Erdem hafiften kızarmaya başlamıştı ama topuklu ayakkabılı epey sakin görünüyordu. Dar bir koridordan geçerek salona vardılar. İki berjer, bir ikili koltuk, altı kişilik yemek masası vardı salonda, televizyon yoktu ve iki duvar boydan boya kitaplıktı. Liseyi bile bitiremediğini anımsadı o an Gülizar, en son hangi kitabı okuduğunu hatırlamayacak kadar ötede kalmıştı öğrenmeye dair anıları, Erdem de kitap okuyan biri değildi. Onunla topuklu ayakkabılıyı bir araya getiren nitelik ne olabilirdi?

Topuklu ayakkabılı berjerlerden birini işaret etti Gülizar’a, kendisi ve Erdem ikili koltuğa oturdular; onu karşılarına aldılar. Kocası başka bir kadına sokuluyor ve kadının ellerini tutuyordu, odadaki yabancı Gülizar’dı! Topuklu ayakkabılı adının Nesrin olduğunu belirtti ve konuşmaya başladı tane tane sözcüklerle. Erdem ile yıllardır beraber çalışıyorlarmış, bir akraba kızıyla zorla evlendirildiğini biliyormuş, çocuklarının olduğunun farkındaymış ama sorun değilmiş, onun da bir kızı varmış. Erdem ile birbirlerine aşık olduklarında o da evliymiş ama kocasıyla konuşmuş ve boşanmışlar, eski kocası varlıklıymış epey, kızının velayetini ona bırakmamış, bu yüzden Erdem artık onunla yaşıyormuş, Gülizar’la da ilk fırsatta konuşacakmış, oraya kadar gitmesi iyi bile olmuş…

Sonsuz bir sükunet hakimdi Nesrin’in sesinde. Dünyanın en yaşanılası şeyiydi sanki bahsettikleri; acıkmak, susamak kadar olağandı. Evliyken de başkasına aşık olunabilirdi, bunda ne kötülük vardı? Kimseyi kandırmak istemiyorlardı, ona zaten anlatacaklardı, Erdem ailesinin aldığı bir kararın yükünü ömür boyu omuzlamak zorunda mıydı?

Nesrin, Erdem’in de boşanacağından son derece emin, karşı konulamaz bir aşka düştükleri inancına sığınarak savunuyordu kendini. Baskıyla evlendirildiğine inandırmıştı onu Erdem fakat gerçekler çok farklıydı. Düzeltmedi hiçbir ayrıntıyı Gülizar, yalnızca dinledi. Hiç bakmadı Nesrin’e, o anlattı, Gülizar Erdem’i izledi. Kimdi bu kadınlar? İkisine karşı da sorumluluk hissetmesi gereken Erdem iken neden kadınlar birbirini anlamaya çalışıyordu? Pişmanlık arıyorduysa da -şu an nesi olduğunu bilmediği adamın mimiklerinde- bulamıyor, ufacık bir duygu belirtisi yakalayamıyordu.

Nesrin’in susmayacağını anladığında “Bu kadarı yeter,” dedi. Ayağa kalktı, gidecekti. Erdem kolunu tutmaya çalıştı ancak çekti Gülizar, temas etmesine izin vermedi. Erdem “Sana daha önce söyleyecektim ama çocukları düşündüm, gel, biz çıkıp konuşalım,” dedi. “İstemiyorum, gelme arkamdan,” dedi Gülizar ve sessizce çıktı kapıdan, asansöre değil merdivenlere yöneldi bu defa. Birilerinin sorgulayan bakışlarıyla karşılaşmaktan kaçındı, tek kelime edecek takati kalmamıştı. 

Neden aklına gelmemişti Erdem’in başka bir evinin olabileceği? Sevişerek evlenmiş olmasalar da kocasının onu seveceği günü beklemişti umutla. Kim aşkla giriyordu ki dünya evine? Bütün arkadaşları ailesinin uygun bulduğu kişiyle evlenip sonradan çok mutlu olmamış mıydı? Kendilerinin de gerçek bir aile olacağı günlerin hayaliyle yaşamıştı yıllardır. Lakin ömrünün en taze dönemleri beklentilerinin karşılanmamasıyla yitip gitmiş, kocasını başka bir kadınla aynı evde yakalamanın onur kırıklığını sindirmek zorunda kalmıştı.

Site güvenliğinden bir taksi çağırmasını rica etti. Taksiyi beklerken arkasına bakmıyor ama Erdem’in geliyor olmasını umuyordu. Kaç yıldır evli olduklarını hesaplamaya çalıştı o kafa karışıklığıyla. Henüz otuzlarındaydı ama kısacık yaşamının hemen hemen yarısı evli olarak geçmişti. On altı yaşındaydı Gülizar, annesi bir akşam yemeğinden sonra onu odasına çekmiş, dayısının oğlu Erdem’in onunla evlenmek istediğini söylemişti. Başkalarını tavsiye etmişler ama Erdem Gülizar’ı istemişti. O sevmese de olurdu, koca seviyorsa mesut olunurdu zaten. Babası ve kendisinin de onay verdiği ve artık okula gitmesine gerek kalmadığıyla sürdürmüştü cümlelerini annesi. Küçücüktü Gülizar, ailesine karşı koyacak ne gücü vardı ne de cesareti. Gitmemişti ertesi gün okula. Birkaç ay içinde evlenmişti on dokuz yaşındaki kuzeniyle. Gülizar beraber saklambaç oynadıkları günleri unutamıyordu fakat ağabeylerinden biri gibi düşündüğü dayıoğlu artık kocası olmuştu. Koca ne tanımsız bir kelimeydi; henüz aklına dahi sığdıramazken yedi sekiz metrekarelik, orta yerinde tek bir yatak olan odada, çaresizce, içine sığdırmak zorunda kaldığı...

Evlendikleri gün yaşadığı şaşkınlığı anımsadı. Erdem seviyor gibi davranmamış, hoyratça üzerine uzanmış ve ona ne istediğini sormadan yapacağını yapmıştı. Sonraki yıllarda da onu hiç dudaklarından öpmemişti. Gülizar kimseye bunun normal olup olmadığını soramamış, karı kocalığa dair bildikleri Erdem’den gördükleriyle şekillenmişti. Oysa şimdi Erdem’in koltukta otururken elini tuttuğu, sokakta yürürken dokunduğu, konuşurken gözlerinin içine baktığı bir kadın vardı.

Taksi geldi ama Erdem gelmemişti. Küçük adımlarla ilerliyor, o binmeden Erdem yetişsin, özür dilesin istiyordu. Taksi şoförü “Islanıyorsunuz, acele edin,” deyince sıklaştırdı adımlarını. Bindi ve yola çıktılar. Ağlayamıyordu. Dizi izlerken dahi dökülüveren yaşlar istifa etmişti sanki o gün ya da görevlerini yerine getiremeyecek kadar şaşkındı onlar da. Kime ne yaptığını düşündü. Neyin cezasıydı bu?

Soğuk ve yağmurlu havaya rağmen camı açtı, damlalar yüzüne vurdukça daha derinlere iniyordu belleğinin kuyusuna sarkıttığı iple. Küçükken annesiyle gittiği tarladaki çekirgeler geçti gözlerinin önünden aniden; arkadaşsızlıktan canı sıkıldığı için yakaladığı çekirgeler. Ne olduğunu bilmediği bu canlıları dikkatlice inceler, bazen uzun bacaklarını koparır, ağızlarından gelen siyah renkli sıvının kan olduğunu sanır ama o sıvıya dokunmaya cesaret edemezdi. Çekirgeleri, bacaklarını kopardıktan sonra yere bırakır ve artık zıplayamamalarına sevinirdi. Çünkü kaçmaya çalıştıklarında yakalamak çok zor oluyordu. Kopmuş bacakları Gülizar’ı terk edememelerini sağlıyor fakat ömürlerini kısaltıyordu. Her gün onlarcasının celladı oluyordu istemeden.

Ellerine baktı, yaşının çok üzerinde bir kadına aitti o parmaklar. Sorunun seyri değişti zihninde yol aldıkça; Kim bu aldanışın suçlusu?’ diye sitemlendi, yanıt bulamadı.

Uyanışı başlamıştı fakat Erdem’in eve gelmediği günlerden daha çok yanıyordu canı. Kalmamıştı artık sığınacak bir limanı. Umut taşımak nasıl da ayakta tutuyordu insanı. Ağlama isteği kuvvetini artırarak sıkıştırdı göğsünü fakat tek damla akmıyordu. Gözlerinden dışarı süzülemeyen yaşlar şekil ve yön değiştirip çıktı pınarlarından, kalbine saplandılar. O kadar çoktular ki oluk oluk boşalması gereken kana akacak yer kalmamıştı. Kanayamamasından aldığı cesaretle unuttu bir an şaşkınlığını, saatine baktı ‘Küçük gelmek üzeredir, kar yağdı kurabiyesi yapayım, en sevdikleri,’ dedi. İndi taksiden, eve çıkan basamakları tırmanıyor, şahit olduğu şeyi henüz kendisi anlamlandıramamışken çocuklarına nasıl izah edeceğini düşünüyordu.

* 3. Güzel Ordu Öykü Yarışması, Yayımlanmaya Değer Eser Ödülü

 

                                                                               

Yorum Yap