Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Değersizlik Hissi ve Yalan Söylemek

Bu yaz gittiğim bir doğa yürüyüşü turunda profesyonel dağcı, kırk - kırk beş yaşlarında bir rehber vardı. Rehber o kadar görmüş geçirmiş ve de bilgili biri gibiydi ki gördüğüm her bitkiyi, börtü böceği, yol üzerindeki tarihi eser kalıntılarını vs. sordum, o da tane tane anlattı. Bazı çiçeklere dair verdiği bilgileri not aldım, fotoğraflar çektim.

Turumuzun ikinci yarısı Eski Datça'yı kapsıyordu. Rehber bu aşamada olmayacaktı aslında fakat bize katılmaya karar verdi. Bilen bilir, Eski Datça Can Yücel'in vefat ettiği yer. Araçlardan indikten sonra rehber -kimse ondan talep etmemesine rağmen- bizi Can Yücel'in evine ve kalp krizi geçirdiği kahveye götürebileceğini söyledi. Hep beraber daldık sokaklara yalnız ekip kalabalıktı ve yaş ortalaması epey düşüktü, gördükleri her şeyle en az on tane fotoğraf çektiriyorlardı. Biraz ilerliyor sonra durup ekibi bekliyorduk ama onlar hep arkada kalıyordu. Rehber ve ben sıkıldık bu durumdan ve “Görmek isteyen takip eder,” dedik, ikimiz, Can Yücel'in evine doğru yola koyulduk.

Eski Datça'ya ilk defa gitmiştim, sahiden oldukça fantastikmiş. Roma için açık hava müzesi denir ya hani Eski Datça için de denebilir. Yapılar antik değil elbette ama her yer taş ev olduğu için öyle bir izlenim veriyor.

Küçücük bir yerdeydik, üç beş dakikalık bir yürüyüşten sonra rehber beni bir sokağa yönlendirdi lakin biraz ilerledikten sonra “Karıştırmışım,” deyip geri döndürdü. Ana yoldan devam ettik, biraz aşağıdaki başka bir ara sokağa girdik ve rehber sokağın sonundaki evin Can Yücel'e ait olduğunu söyledi. Can Yücel'in eşi hala orada yaşadığı için içeri giremiyormuşuz. Bahçesini dikizleyip geri dönecekmişiz. Eve yaklaştığımız esnada rehberin telefonu çaldı, o telefondayken ben de uzaktan birkaç fotoğraf çektim, geri döndük.

Rehber meydandaki kahveye gidip kahve içeceğini, istersem ona katılabileceğimi söyleyince ben de biraz etrafı dolaşmak istediğimi, belki sonra gelebileceğimi söyledim. Rehber gitti, ben sokaklara girip çıkmaya, gördüğüm ilginç yapıların fotoğraflarını çekmeye başladım. Birkaç sokağı dolaştıktan sonra aynı yöne doğru akan bir kalabalık fark ettim. Nereye gidiyorlar acaba, diye düşünürken "Can Yücel'in Evine Gider" yazan bir tabelayla karşılaştım! Kendi kendime, nasıl yani, derken bir yandan da okun gösterdiği yönü takip ettim. Biraz ilerleyince bir tabela daha: "Doğru Yoldasınız!" Son olarak bir sokaktan döndüm ve karşımda, kapısında sırayla fotoğraf çekilen, meşhur Can Yücel Evi'ni buldum!

Ev, rehberin gösterdiği evden üç dört sokak yukarıda. Üstelik kapısında uzunca bir açıklamanın yazdığı ahşap oymalı bir tabela var; aileyi rahatsız etmememiz gerektiğine dair uyarı. Bahçe kapısı da ince işçilikle oyulmuş, epey güzel bir kapı. Birkaç fotoğraf çektikten sonra meydandaki kahveye doğru devam ettim. Kahveye vardığımda rehber ve turdan birkaç arkadaş birlikte türk kahvesi içiyorlardı. Ben de katıldım onlara. Rehber bu defa o kahvede, Can Yücel'in kriz geçirmeden önce içiyor olduğu yarım kalmış şarap kadehinin saklandığını söyledi, gidip görmem için teşvik etti ki böyle bir şeyi neden kaçırayım? Anında koştum. Gazete haberleri vs. güzel bir köşe ayrılmış şair için. Yolu düşenler görmeden dönmesin.

Masaya geri geldiğimde ya da sonrasında rehbere hiçbir şey söylemedim. Tur sahibi o kadar güveniyordu ki rehbere, anlaşmalarını etkileyecek bir şey yapmak istemedim. Bir de rehber nereden baksam babam yaşında bir adamdı, utandırmak hoş olmayacaktı. Bahsetmedim, belki öyle hatırlamıştır, dedim kendi kendime affettim onu. Kandırılmışlığımı görmezden geldim. Ancak hala hatırladıkça gülüyorum. Ya o yürüyüşte “Öksürüğe iyi gelir,” dediği çiçekleri toplayıp, çay yapıp içseydim? Cenazemde “Bir çay içti öldü, biz de anlamadık, otlara bu kadar hevesli olmasaydı belki de yaşıyor olurdu şu an,” denecekti muhtemelen.

Rehberin verdiği bütün bilgiler yanlışa dönüştü gözümde çünkü ona soru olarak yöneltilmeyen bir şeyi iddia etmişti ve doğruluğunda ısrarcı olmuştu. Aniden sorulsa ve yanıtlamaya mecbur kalsa yine anlarım fakat durup dururken ne istedi ki bizden? Ne o bizi görecekti bir daha ne biz onu. Sokakları dolaşmak gelmeseydi içimden, mavi bir küçük bahçe kapısı olan ve kim bilir sahibinin kim olduğu bir avlunun fotoğraflarını saklıyor olacaktım…

Bu ve benzeri bir çok anıdan sonra, insanın yalan söyleme gereği duyması üzerine düşünmeye başladım. Konuya dair okuduklarım, araştırdıklarım, bulduğum istatistikler vs. yalancılığa neden olan birçok parametreden bahsediyor ama hepsinin temelini "Değersizlik Hissioluşturuyor. Kişi karşısındaki şahsı anlattıklarına inandırabildiğinde kendisini iyi ve üstün hissediyor ve kısacık bir an da olsa değersizlik (aşağılık) hissinden kurtuluyor; söyledikleri ciddiye alınan, her kelimesine inanılan biri olduğunu düşünüyor. Kendi değerini başkalarının gözündeki yeriyle ölçecek kadar özgüvensiz aslında…

Bir insanın karakterine dair, hayatındaki gerçekler değil, kendisiyle ilgili söylediği yalanlar daha çok ipucu verir. Çünkü yalanlarında; özendikleri, hayal ettikleri, ideal benlikleri, kıskançlıkları, özledikleri vb. her şey ama her şey açığa çıkar. Yalan söyleyen kişi karşı tarafı aldattığını sanırken dile getirdikleriyle, olmak istediği ama olamadığı kişinin özelliklerini tasvir eder. Ve bir araştırmanın sonucu şunu söylüyor; “Kendisiyle problemi olmayan insanlarda yalana meyil yok denecek kadar az.”*

Bu sonuç, geçerliliğiyle ilgili hep arada kaldığım şu sözü getiriyor aklıma;
“Dürüstlük pahalı bir mülktür, herkeste bulunmaz.”

Yalancılıkla övünenler bir daha mı düşünmeli, acaba? Tavsiyem; dışarıya çizdikleri özgüvenli duruşun altında sakladıkları değersizlik hissinden kurtulmak için bir uzmandan yardım almaları yönünde olacak. Çevrelerindeki insanlar onları dinlerken, ne gerek vardı ki bu yalana, diye sorguluyor ya da, hıhım, şimdi bu anlattıkların kesin doğrudur, diyerek içten içe dalga geçiyor olabilir. Yine de herkesin kendi hayatı, elbette. Hangi özelliğiyle anılmak istediğine kişinin kendisi karar verir…

*Hakikat Sonrası Çağ - Ralph Keyes

Yorum Yap