Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

In Vino Veritas

Dağ başı sessiz şimdi, sakin, ıssız. Hem kimsesiz oradan ayrılanlar hem de herkese sahipmişçesine güçlü ama terk edilmiş; kalabalıklar içinde yalnız. Duyulmuyor huzur veren sesler, eşlik eden aslan yoruldu, yol gösteren kuşların göç mevsimi geldi, mavi pembe yeşil gri kanatlı kelebekler ömürlerini doldurdu, derinliğine çeken siyah çukurlar kapandı. 


Tehlike yok artık. Bildiği, alıştığı, güvendiği hayatına döndü kahramanlar. Mutlu ettiği, edildiği. Huzura erdiler. Bir göz kırpmasıyla geçiş yapılan hayatlar son buldu. Bitti gelgitler. Artılar eksiler tartıldı, seçimler yapıldı.


Bal kabağına dönüştü araba. Cam ayakkabı kırıldı; büyük çınar ağacının tepesinden, batan güneşe karşı yüzünü dönüp giden izlenirken. Gölgeledi bulutlar dolunayı, kara topraktan aldığı güçle büyüyen çimler soldu, belki de yeşermeyecek artık. "Bu böyle nasıl derin bir yeşil?" diyen olmayacak. Ki zaten herkes bilir; çimler öylece bakmak içindir. Ancak uzakta bir yerlerdeyken çekicidir. İçine girdiğinizde ya yeni yağmur yağmıştır ya da börtü böcek vücudunuza rahatsızlık verir. Uzanıp sırt üstü, gözünüzü maviliklere dikip hülyalara dalamazsınız. 

Toprak insanın stresini alır diyenler yanılıyormuş demek. Belki de haklılardır; belki de sorun çimlerdedir. Doğru olan toprakla direkt temas etmektir. Stresin çaresini yanlış yerde mi aradık? Dağ başında ne işimiz vardı? Adı üstünde dağ başı, ne kadar rahat olabilir? Seçmedik ki ama. Kendimizi orada bulduk. Güzeldi. Keşfedilmeye teşneydi ortam. Hem tanıdıktı orada büyümüşsün hissi veren, hem de yabancı küçücük bir rüzgar sesiyle tedirgin eden. Yeme içme ihtiyacı duyulmayan bir alemdi.

Ama...

Gerçek hayata geçiş yapıldı, dağ başına ait olmayan birkaç büyülü beyaz yudumla. Midelere sıkıştırıldığı için ses tellerine ulaşamayıp kendine hava boşluğunda yer bulamayan bütün harfler isyan etti. Kelimelere dönüştüler anlamlı anlamsız ve geri alınması imkansız cümlelere, istedikleri yere ulaştılar. Sihirli bir beyazlık bütün sihri bozdu.

Dağ başı şaşkın şimdi, kahramanlarını çok sevmişti, uzun süre kalacak gibi de görünüyorlardı ama olmadı. Yine de kendini kötü hissetmiyor, bir gün birileri kaçmak isteyecek her şeyden, derin bir uykuya dalacak ve kendini orada bulacak. O çayır çimen, o kara toprak, o tan kızıllığı, o yol gösteren kuşlar, yeleleriyle güven veren aslan... Ne zaman ki bir gün birileri huzura ihtiyaç duyacak, dağ başı yine bütün gizemiyle kollarını açmış misafirlerini bekliyor olacak.

Ekim 2017

(In Vino Veritas; "Hakikat Şaraptadır," anlamına gelen Latince deyiş.)

(Görsel; Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" romanının ilk baskısı için seçtiği kapak.)

Yorum Yap