Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları

Klinik psikolog Lindsay C. Gibson'ın, kendi danışanlarının hikâyelerinden yola çıkarak kaleme aldığı, "Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları, Mesafeli, Reddeden, Bencil Ebeveynlerin Negatif Etkilerinden Kurtulma Yolları" isimli kitabı, Aile Danışmanlığı yapan biri olarak bana da epey kılavuz oldu.

Gibson, yıllardır görüşme yaptığı danışanlarına dair bir istatistik çıkardığında, problemleri ortaya çıkaran en belirgin sebebin olgunlaşmamış bir ebeveynle büyümek olduğunu fark etmiş ve yer yer psikoterapi seanslarındaki anılarını serpiştirdiği bu kitabı yazmış. Eseri Dilek Poyraz çevirisiyle Sola Unitas yayınlarından okudum. Çeviriyi beğendiğimi söyleyemeyeceğim ancak orijinal metni okumadığım için sözcük dağarcığının kısıtlılığı psikolog Gibson'dan mı kaynaklanıyor yoksa çevirmenden mi, bilemiyorum. Danışmanlık düzeyinde de olsa terapi yapan biriyim, yalnızca psikolojiye dair terimlerde değil diğer ifadelerde de -aynı sözcüklerin sık tekrarı gibi- okuru metinden uzaklaştıran pürüzler mevcut. Buna rağmen Gibson'ın açık ve temiz anlatımına gölge düşmemiş, herkesin okuyup anlayabileceği bir psikoloji kitabı.

Ayrıntılı özet paylaşacak olsam da kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü kendi adıma birçok pasajda çevremizdeki insanların davranışlarının sebeplerine dair bir aydınlanma yaşadım. Tabii, kendi tavırlarıma dair de. Ve hangimizin olgunlaşmamış ebeveyn kurbanı olup olmadığımızı, bir nebze de olsa, anladım.

Okuyun, lütfen. Kitapta da vurgulandığı gibi; kendimizi tanımak, yaralarımızı, hassasiyetlerimizi ve onları ortaya çıkaran sebepleri saptamak, iyileşme yolunca atılacak ilk ve de en önemli adım. Aile birçok toplumda kutsanan bir yapı olduğu için, bireyler aile fertlerinden gelen zararları inkâr etme ya da zarar olarak görmeme eğilimindedir. Oysa dünyaya gelmiş her kişi kendi başına bağımsız bir kişiliktir ve hayatta kalma yetilerini sekteye uğratacak fiziksel, ruhsal ya da duygusal bütün saldırılara karşı kendi koruma kalkanını yaratmak zorundadır. Bu saldırının aile fertlerinden gelmesi "saldırı" olduğu gerçeğini değiştirmez. Kültürel öğretiler anne baba olmak ile çocuklar üzerinde sonsuz hak sahibi olmayı aynı kefeye koyar. Fakat bu yanlış ve de insanların ruhunda onulmaz yaralar açacak derecede kötü etkiler doğurabilecek bir ön kabuldür. Ebeveynlerimizin bize farkında olarak ya da olmayarak zarar verdiğini kendimize bile itiraf edemememiz, yaşamımızı, bedeni yetişkin ancak ruhu hala küçük bir çocuk olarak sürdürmemize ve asla iyileşemememize neden olur. İyileşememek ise sağlıklı ilişkiler kuramamaya ve benzer aile tiplerinin nesilden nesle aktarılmasına sebebiyet verir. Bu yüzden, anne babalarımızın bizi kıran, yoran, yıpratan, üzen tavırlarını vicdan azabı çekmeden dile getirebilmeli ve bunların karakterimizdeki olumsuz etkilerinden kurtulmaya çalışmalıyız. Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları, bu farkındalığı kazanmak adına çok uygun bir başlangıç. 

Yazımda, kitap alıntıları ve kendi düşüncelerim karıştı açıkçası ve işin içinden çıkamayınca alıntıları belirtmemeye karar verdim. Tabii, birçok paragraf bire bir kitaptaki haliyle aktarıldı, yalnızca bazı cümlelere anlaşılır olması adına müdahale ettim.

Buyurun:

"Her ne kadar psikoterapiyle ilgilenen kadınlar erkeklerden daha fazla olsa da ben birincil ilişkilerinde benzer yalnızlık hissini yaşayan çok sayıda erkekle çalışmaktayım. Bazı açılardan, bu durum erkekler için daha acı verici olabiliyor çünkü bizim kültürümüz erkeklerin daha az duygusal ihtiyaçları olduğunu ileri sürmektedir. Ancak intihar ve şiddet olaylarına bakıldığında bunun doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Erkeklerin duygusal olarak acı çektiğinde şiddete başvurma ve intihar girişimlerinde başarılı olma olasılıkları daha yüksektir. Duygusal yakınlıktan, aidiyet duygusundan ve ilgi odağı olmaktan yoksun olan erkekler, tıpkı herkes gibi, kendilerini boşlukta hissedebilirler. Duygusal bağ cinsiyete bakılmaksızın insanlığın temel gereksinimidir. İster kadın ister erkek olsun çocukluklarında duygusal ilgiden yoksun olan kişiler, başkalarının onlarla kendileri oldukları için bir ilişki kurmak isteyeceklerine genellikle inanmazlar. Eğer insanlarla yakınlık kurmak istiyorlarsa diğer kişiye öncelik verecek şekilde bir rol üstlenmeleri gerektiğine inanırlar.

İnsanların derin duygusal yalnızlık hissetmesi sadece romantik ilişkiler için geçerli değildir. Benzer hikâyelere sahip bekâr insanlarla da çalıştım ve onlar mutsuz yetişkin ilişkilerini aileleri ve arkadaşlarıyla yaşıyorlar. Aileleriyle olan ilişkileri öylesine bunaltıcı ki herhangi biriyle romantik bir ilişki yaşamak için duygusal enerjileri kalmıyor. Aile tecrübelerinden dolayı ilişki kurmayı terk edilme ve acı çekme olarak görüyorlar. Bu insanlar için ilişki köşeye sıkışmak gibi bir şey çünkü zaten kendilerini çocuklarının sahibi gibi gören bir anne babayla yaşıyorlar.

Ailenin Duygusal Açıdan Olgunluğunu Değerlendirme

Aşağıdaki cümleleri okuyun ve ailenizi tanımlayan cümleleri belirleyin. Egzersizi farklı ebeveynlere uygulamak için www.newharbinger.com/31700 adresini kullanabilirsiniz.

  • Annem/babam nispeten küçük şeylere aşırı tepki gösterirdi.
  • A/b fazla empati kurmazdı ya da duygusal farkındalıklarını ifade etmezlerdi.
  • A/b genellikle bireysel farklılıklardan ya da farklı bakış açılarından rahatsız olurlardı.
  • A/b ben büyürken beni bir sırdaş olarak kullandılar ama benim sırdaşım olmadılar.
  • Anne/babamdan hasta olduğum zamanlar haricinde çok fazla ilgi ve anlayış görmedim.
  • A/b tutarsız kişilerdi, bazen akıllıca bazen mantıksız davranırlardı.
  • A/b ben üzüldüğümde ya yüzeysel veya işe yaramayan bir şeyler söylerlerdi ya da sinirlenir, dalga geçerlerdi.
  • Sohbetlerimiz çoğunlukla anne babamın ilgi alanlarına odaklanırdı.
  • Kibar bir anlaşmazlık bile anne babamı çok savunmacı hale getirebilirdi.
  • A/babama başarılarımdan bahsetmemin anlamı yoktu çünkü önemli olarak görmezlerdi.
  • A/babamın fikirleriyle gerçekler ve mantıklı fikirler uyuşmazdı.
  • A/b düşünceli kişiler değildi ve bir sorun olduğunda nadiren kendi rollerine (paylarına) bakarlardı.
  • A/b için siyah siyahtı, beyaz da beyaz. Yeni fikirlere açık değillerdi.

 

Duygusal Olgunlaşmama ile İlişkilendirilen Kişilik Özellikleri

  • Fikirleri sabittir; tek amaca odaklanırlar.
  • Düşük stres toleransına sahiptirler; mevcut durumu değerlendirmek ve geleceği öngörmek yerine gerçeği inkâr eden, saptıran ya da değiştiren savunma mekanizmaları kullanırlar (Vaillan,2000). Bir kez sinirlendiklerinde sakin kalmak onlar için zordur ve sakinleşmeleri için başkalarından istediklerini yerine getirmelerini beklerler.
  • En iyi hissettikleri şeyi yaparlar; zorluklarla karşı karşıya kaldıklarında en iyi hissettiren şeyi temek alarak karar verirler, ya ortamı terk ederler ya da en az dirençle karşılaşacakları yolu takip ederler.
  • Nesnel değil özneldirler; içinde bulunulan durum değil onların ne hissettiği daha önemlidir. Olgunlaşmamış bireyler gerçekleri, mantığı, geçmişi, kısacası her şeyi kulak ardı ederler.
  • Farklılıklara çok az saygı gösterirler; herkesin aynı inançta olduğu ve rollerin tanımlandığı ilişkilerde kendilerini rahat hissederler.
  • Benmerkezcidirler; küçük çocuklar bencildir çünkü hala masum içgüdüleri tarafından kontrol edilirler ama duygusal olarak olgunlaşmamış yetişkinler kaygı ve güvensizlik hissi tarafından kontrol edilir. Kendilerini fazlasıyla korumaya çalışırlar, kimseyi düşük özsaygılarını fark edecek kadar yakınlarına almazlar. Ve kendilerini güvende hissetmediklerini ya da korumaya çalıştıklarını asla kabul etmezler.
  • Bencil ve kendilerine odaklıdırlar; bir birey olarak o kadar yegânedirler ki diğer insanların duyguları onların ihtiyaçları karşısında gölgede kalır. Bencillikleri kendini izlemeye doyamayan birininkinden ziyade kronik acı çeken birinin kendine odaklanması gibidir.
  • Kendilerini derinlemesine dinlemezler sadece kendilerini ön planda tutarlar; iç görü kazanmayı ya da kendini anlamayı değil ilgi odağı olmayı tercih ederler. Konuyu bir şekilde kendilerine getirirler. Bir soruna neden olduklarında ‘niyetim seni incitmek değildi,’ diyerek, sorunun sizin üzerinizdeki etkisine değil kendi niyetlerine odaklanırlar.
  • İlgi odağı olmayı severler; bir grup içindeki en olgunlaşmamış insan grubun zamanını ve enerjisini en çok tüketen insandır.
  • Rol değişimini teşvik ederler; çocuklarına sanki onlar ebeveynmiş gibi davranırlar ve daha fazla ilgi/yardım/övgü beklerler.
  • Empati becerileri düşüktür ve duyarsızdırlar; empati derin bir ilişkinin ön şartıdır, olgunlaşmamış bireyler sizi anlayabilir fakat duygularınızı hissedemezler.
  • Genellikle çelişkili davranırlar.
  • Öz benliklerinin yerini alan güçlü savunma mekanizmaları geliştirirler; duyarlı olsalar da kendi duygularıyla ilgili çelişkileri vardır.
  • Duygulardan korkarlar; Ani duygusal tepkiler verirler fakat gerçek hislerinden korkarlar. Muhtemelen çocukluklarında duygularını dile getirdiklerinde aileleri tarafından utandırılmış ya da cezalandırılmışlardır.
  • Duygusal ihtiyaç yerine fiziksel ihtiyaca odaklanırlar; çocuklarının yemek, barınma ve eğitim gibi konulardaki ihtiyaçlarını karşılarlar. Fakat çocukları duygusal açıdan aç bıraktıklarının farkına varmazlar.
  • Oyunbozanlık yapabilirler; çocuklarının coşkusuna önemsiz ya da küçümseyici bir tavırla tepki verebilirler.
  • Yoğun ama yüzeysel duygulara sahiptirler; aşırı heyecanlı, aşırı duygusal olabilir, bir anda gözyaşlarına boğulabilirler. Dramatik ama derin olmayan yani geçici tepkiler verirler.
  • Karışık duyguları deneyimleyemezler; tepkileri siyah beyaz olmaya meyillidir, hiçbir gri alan yoktur.
  • Durağan düşünme şekline yatkındırlar; duygu ve düşünceler dünyasına dair değil yaşanan olaylar hakkında konuşmaya meylederler.
  • Entelektüellikleri saplantı şeklini alabilir; favori konularını boylu boyunca tartışabilirler fakat başka bir kişi ya da fikriyle ilgilenmezler.
  • İletişim kurmak zor ya da imkânsızdır.
  • Kızgınlığı yatıştırmayı değil arttırmayı teşvik ederler.
  • Duygusal bulaşma aracılığıyla iletişim kurarlar; sınırlı kelime hazneleri olması nedeniyle, duygusal gereksinimlerini konuşmak yerine dışa vururlar. Hissettiklerini başkalarının da hissetmesini saplayan ve duygusal bulaşma denilen bir iletişim metodu kullanırlar (Hatfield, Rapson ve Le, 2007). Duygularını ilkel şekilde ifade ederler. Sıkıldıklarında çocuklarını ve çevrelerindeki herkesi üzerler ve böylece kendilerini daha iyi hissetmek için başkalarının her şeyi yapmaya istekli olduğu sonucuna varırlar. Çocuklar böyle ebeveynlerin memnuniyetinden kendilerini sorumlu tutarlar.
  • Duygusal çalışmalar yapmazlar; duygusal emekten yoksundurlar, dürtüsel tepkiler verirler ve ‘Ben sadece düşündüğümü söylüyorum, kendimi değiştiremem,’ gibi bahanelerle, tepkilerini mantığa sığdırmaya çalışırlar.
  • Verici olmaları zordur; insanların onların problemleriyle ilgilenmelerini isterler fakat faydalı önerileri kabul etmezler. Başkalarının zihinlerini okumalarını beklerler ve istekleri tahmin edilmediğinde çabucak öfkelenirler. Kötü niyetli bir tahmin oyunu oynarlar.
  • İlişkileri düzeltmeye direnirler; hatalarıyla yüzleşmekten kaçarlar, affetmenin manasını yanlış yorumlarlar ve büyük bir ihanetten sonra güvenin yeniden inşası için zamana ya da duygusal bir sürece ihtiyaç duyulduğunu göz ardı ederler, her şey anında normale dönsün isterler.
  • Yansıtmayı talep ederler; çocuklarından beklentileri, anne babalarını mutlu etmeleridir. Çocukları onların istediği gibi davranmıyorsa çok fazla üzülürler, özgüvenleri kırılgan olduğu için her şeyin onların istediği gibi olmasını beklerler. Çocuklarını terk etmekle ya da gereksinimlerini karşılamamakla tehdit ederek kendilerini güvende hissederler.
  • Özsaygıları çocuklarının uyumuna bağlıdır; kendilerini iyi hissetmeleri başkalarının onların isteklerine uygun davranmasına bağlıdır. Kötü bir insan gibi hissedecekleri cümleleri duymaktansa konuyu doğrudan kapatmayı seçerler. Hafif şikâyetlere bile "Öyle ya, ben dünyadaki en kötü anne/babayım, zaten ben hiçbir şeyi doğru düzgün yapmam," şeklinde aşırıya kaçan ifadelerle tepki verirler.
  • Rolleri kutsal görürler; ebeveynlik otoritelerini arttırmak için basmakalıp sözler kullanırlar. Anne baba olmak, sınırlara saygı duymamayı ve anlayışlı olmayı gerektiriyormuş gibi davranırlar. Rolleri kabul etmeyen kişinin sorunlu olduğunu düşünerek kendilerini rahatlatırlar, çocuklarına belli kalıpları dayatırken sakince konuşmak yerine onları reddedeceklerini söylerler ve diğer aile üyelerini onlara karşı doldururlar.
  • Duygusal yakınlığın değil birbirine bağımlı olmanın peşinden giderler; duygusal yakınlıkta, kendini tam olarak ifade eden iki birey birbirini derin düzeyde tanımayı ve karşılıklı kabul yoluyla duygusal güveni kurmayı benimserler. Birbirlerinin farklı yanlarını keşfederler hatta bunları el üstünde tutarlar. Duygusal yakınlık canlandırıcı ve gelişimi teşvik edicidir. Bağımlı olma durumunda ise, duygusal olgunluğa erişmemiş iki kişi yoğun ve bağımlı bir ilişki şekliyle kendi kimliklerini bulmaya ve kendilerini tamamlamaya çalışırlar (Bowen,1978). Bağımlılık içeren ilişkiler düşük duygusal olgunluk göstergesidir. Olgunlaşmamış ebeveynler çocukları kendilerine bağımlı olsun isterler ve bu istekleri karşılanmazsa yakın aile bireyleri ya da dini bir toplulukla bağ kurarak bu açıklarını kapatma yolunu seçebilirler.
  • Zaman algıları tutarsız ve zayıftır; geleceği göremezler, o anki arzularıyla yönetildikleri için deneyimleri genelde birbirinden kopuktur. Geçmişi rehber edinemezler. Yalan söylemeyi anı kurtarıcı bir zafer olarak görürler oysa yalan bir ilişkiyi uzun vadede yok eder. Geçmiş hataları hatırlatıldığında aşırı öfkeye boğulurlar. Geçmiş geçmiştir ve tekrar karşılarına çıkmasına katlanamazlar. Başkalarının neden affedemediği, unutamadığı ve yollarına devam edemediğini anlayamazlar.

 

Duygusal olarak olgunlaşmamış birçok insana yeterince güçlü, olgun ve bireysel bir kimlik geliştirmek için duygularını, düşüncelerini keşfetmelerine ve onları ifade etmelerine izin verilmemiş olabilir. Bu durum onların yakınlık kurma becerileri sınırlandırmış olabilir. Kim olduğunuzla ilgili gerçek bir fikriniz yoksa diğer insanlarla duygusal olarak nasıl derin bir etkileşim kuracağınızı öğrenemeyebilirsiniz.

Çocuklukta yaşanan yoğun endişeler, sadece duygusal açıdan olgunlaşmamaya değil aynı zamanda zıt imgeleri kabul etmemeye ve düşünceleri basitleştirmeye yol açar. Baskıcı ya da cezalandırıcı aile ortamları, özgür düşünceyi ya da kendini ifade etmeyi teşvik etmez ve dahası zihnin gelişimine olanak sağlamaz.

&

DUYGUSAL OLARAK OLGUNLAŞMAMIŞ DÖRT EBEVEYN TÜRÜ

Duygusal Ebeveynler

Üzüntüye gelemezler ve kriz sonrası herkes onları sakinleştirmek için çabalar. Çocuklar onların umutsuzluk, öfke ve nefret gibi tüm duygularının yoğunluğunu deneyimler. Ailede herkes çok temkinli davranmalıdır. Bu ebeveynler psikotik, manik depresif, narsist ya da sınırda kişilik bozukluğuna sahip olabilirler. Duygusal iniş çıkışları intihar girişimleri veya başkalarına fiziksel saldırıyla sonuçlanabilir. Özellikle intihar tehditleri çocukları için yıkıcı travmalara sebep olur. Yukarıdaki hastalıklara sahip olmayanlar ise Histrionik Kişilik Bozukluğu ya da Siklotimik Bozukluktan mustarip olabilir. Bu tür ailelerde büyüyen çocuklar, diğer insanların isteklerine boyun eğmeyi öğrenirler. Kendi ebeveynlerinin duygu durumlarını tayin ederek yaşadıkları için insanların duyguları ve ruh halleri karşısında fazlasıyla dikkatlidirler.

    Ebeveynim Duygusal Mı?

  • Kendi ihtiyaçlarıyla meşgul
  • Empati becerisi zayıf
  • Sınırlara bağlı ve saygılı değil
  • Koruyucu ama samimi değil
  • Karşılıklı iletişim kurmaz, sadece kendine dair konuşur
  • Kendi içine dönmez
  • İlişkileri düzeltme becerisi zayıf
  • Düşünceli değil, tepkisel
  • Ya çok yakın ya çok mesafeli
  • Ya öfkelenir ya kestirip atar
  • Ürkütücü ya da göz korkutucu duygusal yoğunluklar yaşar
  • Çocuğundan kendisini rahatlatmasını bekler
  • Çocuğunun gereksinimlerini düşünmez
  • Kendini kurban gibi görür
  • Kontrol kendisinde değilmiş gibi davranmayı sever

 

Hırslı Ebeveynler

Hedef odaklı ve aşırı meşguldürler. Diğer insanlar da dâhil olmak üzere her şeyi mükemmelleştirmeye çalışmaktan vazgeçmezler. Çocuklarıyla empati kurmaya zaman ayırmazlar fakat onların hayatlarını kontrol etmek söz konusu olduğunda bir hayli vakit bulurlar. Çocuklarının başarılarına odaklı gibi göründükleri için benmerkezcilikleri gözden kaçabilir fakat onlar da çocuklarını denetim almak istemeleriyle bu yönlerini açık ederler.

      Ebeveynim Hırslı Mı?

  • Kendi ihtiyaçlarıyla meşgul
  • Empati becerisi zayıf
  • Sınırlara bağlı ve saygılı değil
  • Samimi değil
  • Karşılıklı iletişim kurmaz, sadece kendine dair konuşur
  • Kendi içine dönmez
  • İlişkileri düzeltme becerisi zayıf
  • Düşünceli değil, tepkisel
  • Ya çok yakın ya çok mesafeli
  • Sabit değerleri ve mükemmeliyetçi beklentileri var
  • Hedef takıntılı
  • Makine gibi dar bir bakış açısına sahip
  • Çocuğunun ne istediğini düşünmeden onu kendisinin bir yansıması olarak görür
  • Kontrolü elde tutmayı sever
  • Kendini iş bitirici olarak görür

 

Pasif Ebeveynler

"Bırakın yapsınlar," zihniyetine sahiptirler. Uysallıkları sayesinde sevecen sanılırlar ve benmerkezci oldukları anlaşılmaz. Şefkat ve ilgi ihtiyaçlarından dolayı çocuklarıyla fazla zaman geçiriyor gibi görünürler fakat çocuk ebeveyninin kendi için orada olmadığını hisseder. Özellikle pasif anneler, maddi bağımsızlık peşine düşmeyebilir ve çocuklarına kötü davranan bir eşle yaşamaya devam edebilirler. Bu tür anneler çocuklarının şiddete maruz kalmasını bile görmezden gelecek kadar kendi ihtiyaçlarına odaklıdır. Ebeveynliğin çocukları koruma misyonunu inkar ederler.

      Ebeveynim Pasif Mi?

  • Kendi ihtiyaçlarıyla meşgul
  • Empati becerisi zayıf
  • Sınırlara bağlı ve saygılı değil
  • Samimi değil
  • Karşılıklı iletişim kurmaz, sadece kendine dair konuşur
  • Kendi içine dönmez
  • İlişkileri düzeltme becerisi zayıf
  • Düşünceli değil, tepkisel
  • Ya çok yakın ya çok mesafeli
  • Gelişigüzel duygusal yakınlığa sahip olabilir
  • Sevecen eğlenceli fakat koruyucu değil
  • Bırak yapsın bakış açısına sahip
  • Şefkat duyar ama destek olmaz
  • İpleri ele alan ya da kötü karakter olmak isteyen kişileri sever
  • Kendini cana yakın/babacan/anaç görür

 

Reddedici Ebeveynler

Etrafları duvarla çevrili gibidirler. Çocuklarıyla vakit geçirmek istemezler, yalnız kaldıklarında mutlu olurlar. Çocukları, eğer ortada görünmezlerse ebeveynlerinin daha iyi olacağı hissine kapılır. Çocukların şefkat beklentilerini reddederler. Fiziksel ceza yöntemleri kullanabilirler. Duygusal yakınlık kurmak istemedikleri için göz temasından dahi kaçınırlar ve ebeveyn türleri içinde en az empatik olanlardır. Bu ebeveynlerin çocukları, yetişkin olsalar bile, ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanırlar, kendilerini baş belası ve rahatsız edici görürler, isteklerinden çabuk vazgeçerler. Oysa kendine güvenen çocuklar arzuladıkları şeyleri talep etmekten ya da rahatsız oldukları şeyleri şikayet etmekten çekinmezler.

      Ebeveynim Reddedici Mi?

  • Kendi ihtiyaçlarıyla meşgul
  • Empati becerisi zayıf
  • Kendi içine dönmez
  • Kopuk ve düşmanca görünür
  • Nadiren iletişim kurar
  • İlişkileri düzeltme becerisi zayıf
  • Tepkisel, saldırgan, küçük düşürücü davranır
  • Çok mesafelidir
  • Çocuğunu önemsemez ve ona karşı öfkeli olabilir
  • Genellikle reddedici ve sinirlidir
  • Çocuğunu baş belası görür ve yanında istemez
  • Alay etmeyi ve dışlamayı sevmez
  • Kendini başkalarından bağımsız görür

 

&

Olgunlaşmamış ebeveynler çocuklarını anne babalarının duygusal kısıtlamalarına uymaya zorlar. Çocuklar, elde etmek istedikleri fark edilme ve ilgilenilmeye nasıl ulaşacaklarına dair fanteziler geliştirirler. Acılarını ve duygusal yalnızlıklarını iyileştirecek şeyin kendilerini değiştirmekte ve gerçekte olmak istediklerinden farklı bir insana dönüşmekte yattığını düşünürler ve “iyileştirici fanteziler” yaratırlar. Herkesin iyileştirici fantezisi “Keşke...” ile başlar. Örneğin; insanlar daha fedakar ya da daha çekici olsalar daha fazla sevileceklerini ya da daha hassas, özverili bir partner bulacaklarını veya ünlü/aşırı zengin olsalar ya da başkalarını korkutabilmeyi başarsalar yaşamlarının kurtulacağını düşünürler. Maalesef iyileştirici fanteziler çocukça çözümler içerdiği için yetişkinliğin gerçekleriyle uyuşmaz.

Duygusal yalnızlığımızın bizim gereksinimlerimizi önceliği yapan bir partnerle ya da bizi asla hayal kırıklığına uğratmayan bir arkadaşla iyileşeceğini zannederiz. Mesela; bir çocuk depresif babasını mutlu edebilirse kendi istediklerini yapabilecek özgürlüğü kazanacağına inanıyor ve ebeveyni o haldeyken de kendi hayatını yaşayabileceğinin farkına varamıyor olabilir. Bu tür durumlarda dışarıdan bakan birinin fantezilerin gerçekçi olmadığını görmesi daha kolaydır. Başarılı bir evlilik terapisi, kişinin çocukluğunda özlemini çektiği sevgiyi karşılaması için iyileştirici fantezilerini partnerine nasıl dayattığını görmesini sağlar.

&

Olgunlaşmamış Ebeveyn Çocuklarının Geliştirdiği Başa Çıkma Yöntemleri;

İçselleştiriciler ve Dışsallaştırıcılar

İçselleşticiler

Zihinsel olarak aktif kişilerdir ve kendi içlerine dönerek, hatalarından yeni şeyler öğrenmeye çalışarak, problemlerini içten dışa doğru çözmeye çalışırlar. Hayatı kendilerini geliştirmek için bir fırsat olarak görürler ve daha yetkin olmaktan zevk alırlar. Problemleri kendi başlarına çözmek adına içgüdüsel olarak sorumluluk alırlar. İlişkilerdeki en büyük kayıpları fazla fedakâr olmalarıdır. Verici oldukları müddetçe sevileceklerini düşünürler. İnsanlar onlara yardım etmeyi düşünmez çünkü onları yardıma ihtiyaç duymayacaklarına inanırlar. İçselleştiriciler endişe ve depresyon gibi semptomlara meyilli olabilirler. Öte yandan, duygularını içlerinde tuttukları ve birçok şeyi derinden hissedebildikleri için yoğunlaşma şansını sahiptirler fakat aşırı hassas da olabilmektedirler. Başkalarıyla duygusal yakınlık ve bağ kurarak sakinleşmeye yönelik bir içgüdü geliştirebilirler. Doğanın ve sanatın güzelliğiyle uyum sağlamakta zorlanmazlar.

Yardım isteyince mahcup olurlar ve bunu hak etmediklerini düşünürler. İnsanlara sorunlarından bahsettiklerinde onlara rahatsızlık verdiklerine inanırlar. Başkalarının onları anlaması bile beklemedikleri bir tepkidir ve anlaşılmak onları daha da duygusallaştırabilir. Sorunlarını kendi iç kaynakları ile çözmeye çalıştıkları için daha az ilgiye ve bakıma ihtiyaç duyuyormuş gibi davranırlar. Kendilerini “baş belası” gibi hissetmekten nefret ederler ve bu yüzden ilgi talebinde bulunmazlar fakat bu talepsizlik ihmal edilmelerine neden olur. Somut ihtiyaçların yokluğuyla baş edebilseler de duygusal ihtiyaçların yoksunluğundan kötü etkilenebilirler. Herhangi bir fark ediliş ya da özel alaka karşısında minnet duygusuna kapılırlar. Aşırı özgüvenli bir imajları olur, bu da onları, kendilerini başkalarını için yormaya götürür.

Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerinin onların hislerini anlamayacağı bildikleri için her şeyin üstesinden kendi başına gelmeye mecbur kalırlar ve bu bazen derin duygularına karşı reddici bir tavır almalarına sebep olabilir. Duyguları reddetme meyillerinden dolayı çevrelerindeki kişiler tarafından da anlaşılmaz ve onlara özellerini açtıklarında bile genel geçer cümlelerle teselli edilebilirler. Çocukluktaki aşırı ihmal bağımsızlık hissini tetiklediği için bunun bir seçim değil erdem olduğunu düşünürler. Anne babalarının duygusal yaralarını sarmasını beklemezler çünkü incinen duyguları hiçbir zaman onlar tarafından onarılmamıştır. Hatta çoğu zaman onlar ebeveynlerini dinler, teselli eder, rahatlatır, öğüt verirler. Yeterli olgunluğa erişmemelerine rağmen destek veren kişi rolüne bürünmek zorunda kalırlar.

İçselleştiriciler empati kurmaya çok fazla emek harcarlar fakat bu çoğu zaman karşı tarafın farkına varmadığı bir çabadır, bu da içselleştiricileri daha da yıpratır. O kadar anlayışlı bir enerji yayarlar ki tanımadıkları kişiler dahi içgüdüsel olarak onlara güvenir. Muhtaç insanları cezbedecek iyilik ve bilgelik dolu bir auraya sahiptirler.

İçselleştiriciler her şeyi kendi kendilerine düzenlemeye çalıştıkları için şahıslarına karşı ihmalde bulunurlar. Fiziksel yorgunluğa karşı dahi duyarsız davrandıkları olur fakat kendilerini önemsemeye uyanmaları ve ruhsal ya da fiziksel olarak hastalanmamaya çalışmaları gerekir.

     Yaşama Yönelik Yaklaşım

  • Gelecek için kaygılanmak
  • Çözümü ilk olarak kendi içlerinde düşünmek
  • Düşünceli ve empatik olmak (Daha iyisi için ne yapabilirim?)
  • Olabilecekler üzerine düşünmek
  • Zorlukları gözünde büyütmek

     

      Sorunlara Karşı Yaklaşım

  • Olup biteni anlamaya çalışmak
  • Bir soruna neden olan rolleri aramak (Benim bu işte misyonum ne?)
  • Kendi içine dönmek ve sorumluluk almak
  • Sorunları anlamak ve üzerlerine çalışmak
  • Gerçeklerle baş edebilmek ve değiştirmeye istekli olmak

     

      Psikolojik Yaklaşım

  • Harekete geçmeden önce düşünmek
  • Duyguların yönetilebileceğine inanmak
  • Kolaylıkla suçlu hissetmek
  • Psikolojik iç dünyayı büyüleyici bulmak

   

      İlişkilere Yaklaşım

  • İlk olarak başkalarının ihtiyaçlarını düşünmek
  • Durumu değiştirmek için önce kendini değiştirmeye inanmak
  • Bir sorunla ilgili diyalog kurmayı talep etmek
  • Sorunları başkalarının anlamalarına da yardımcı olmak

 

Dışsallaştırıcılar

Kendi eylemlerinden ziyade diğer insanları ve koşulları suçlama eğilimindedirler. Baş etme tarzları o kadar kendilerini engelleyici ve yıkıcıdır ki diğer kişiler onların düşüncesiz davranışlarının zararını gidermek için devreye girerler. Öz benliklerine ilişkin ya çok düşük özgüvene sahiptirler ya da şiririlmiş bir kendini beğenmişlik hali yaşarlar. Madde bağımlılığına, bağımlı ilişkilere veya anında memnuniyet hissi sağlayan ve farklı şeylere duyarlılık yapan dışsal yatıştırıcılara bel bağlarlar. Bu kitap içselleştiricilere hitap eder çünkü insanların kendilerini ve başkalarını anlamaya çalışmaları, dışsallaştırıcıların ilgisini çekmez. Zaten sorunları için başkaları ve dünyayı suçlarlar. Dışsallaştırma psikolojik manada büyümeyi engeller ve bu kişiler duygusal olgunluğa erişemezler fakat içselleştirme, kendi içine dönme yoluyla psikolojik gelişimi destekler.

Dışsallaştırıcılar, dürtüsel tavırlarının sonucuyla yüzleşmek zorunda kaldıklarında güçlü durmanın aksine utanç ve başarısızlık hissine boğulurlar. Sık sık düşük özsaygı patlamaları yaşarlar ve bu anlarda kendilerinden nefret etmemek için başkalarını suçlarlar. Hatalarından ders çıkarmadıkları gibi stres anlarını görmezden gelirler ve sorunları diğerlerinin çözmesi gerektiğine inanırlar. Daha iyi hissetmek çin daima çevrelerindekilerden yardım beklerler ve bu yüzden kendi iradeleri güçlenmez.

Şiddet var oldukça var olurlar. En uç noktadakiler başkalarını sömürülecek birer kaynak gibi gören, yağmacı, sosyopatik insanlardır. Daha ılımlı olanlar ise yaşları ilerledikçe gelişime açık olabilir ve kendilerine dönmeye başlayabilirler. Dıssallaştırıcılar, içselleştirici gibi görünebilirler, ayırt edici özellik; mutsuzluklarından dolayı diğer insanları suçlayıp suçlamadıklarıdır.

     Yaşama Yönelik Yaklaşım

  • Şu anda yaşamak ve gelecek sonuçları hesaba katmamak
  • Dışarıdan gelen çözümleri düşünmek
  • Bir şeyler geliştirmek için başkalarına güvenmek, daha iyisini başkalarından beklemek
  • Hemen harekete geçmek ve sonuçlarını sonra düşünmek
  • Zorlukları küçümsemek

     

      Sorunlara Karşı Yaklaşım

  • Devam eden şeylere tepki göstermek
  • Sorunlara başka birinin hatası gibi bakmak
  • Şartları suçlamak
  • Başkalarını kendi sorunlarına dâhil etmek
  • Daha iyi hissetmek için gerçeklerden kaçmak ve onları reddetmek

     

      Psikolojik Stil

  • Dürtüsel olmak ve kendine odaklanmak
  • Duygularının kendine özgü bir yaşamı olduğuna inanmak
  • Kolayca sinirlenmek
  • Psikolojik iç dünyayla ilgilenmemek

     

      İlişki Stili

  • Başkalarının yardım etmesini beklemek
  • Durumu iyileştirmek için başkalarının bir şeyleri değiştirmesi gerektiğini düşünmek
  • Başkalarıyla monolog şeklinde, hep karşı tarafın dinlediği konuşmalara meyilli olmak
  • Başkalarından “dırdır etmeyi” bırakmalarını beklemek

&

Saklı Duygularınız Olup Olmadığını Keşfetmek

Bir kişiyle ilgili bastırdığınız duyguları dile getirebilmek için dördüncü sınıfa giden bir çocuk gibi basit ve net cümleler kurmayı deneyebilirsiniz. Bu çalışmayı yalnızken yapın ki başkalarının tepkilerinizi görmesinden endişe duymayın. Sonrasında dürüst bir şekilde ve yüksek sesle (ya da fısıltıyla) gerçeğinizi söylemesi için kendinize izin verin. Cümleye “Bu kişi bana ........ dediğinde ya da davrandığında hoşlanmıyorum,” diyerek başlayabilir ve kişinin tavrını tanımlayabilirsiniz. Gerçek duygularınızı keşfettiğinizde gerginlikten kurtulan bedeninizin rahatladığının farkına varacaksınız. Suçluluk hissinin sizi ele geçirmesine izin vermeyin, çünkü orada yalnızsınız ve kimse sizi duyamaz. Amacınız kendinizi keşfetmek.

Psikiyatrist Kazimierz Dabrowski, duygusal acıların hastalık değil gelişimin işareti olduğu kuramını geliştirmiştir. Psikolojik semptomların “aktifleşmiş bir dürtü”den kaynaklandığını belirtmekte ve insanlar duygusal karmaşıklıklarını yeniden düzenleyebilsin diye çöküşe geçtikleri anları tanımlamak için “pozitif parçalanma” terimini kullanmaktadır. Psikolojik farkındalığı olmayan kişiler bu tür çöküşlerden sonra aynı kalır ya da daha da geriye giderken, farkındalığa sahip kişiler sıkıntılı anların kendilerini keşif için fırsat olduğunu düşünür ve çöküşlerinden bir şeyler öğrenmeye çalışırlar. Psikolojik huzursuzluk hırslı insanlar için farklı çözüm bulma adına itici bir güce dönüşür.

     Psikolojik Sorunlara Uyanma

  • Öfkeye uyanma
  • Kendini daha fazla önemsemeye uyanma
  • İlişkinin (sevgili/eş) bozulmasıyla uyanma
  • Başkalarını idealleştirme meylinden uyanma
  • Güçlü yanlara uyanma
  • Yeni değerlere uyanma
  • Çocukluk meselelerinden kurtulmaya uyanma

 

&

DUYGUSAL OLARAK OLGUNLAŞMAMIŞ EBEVEYNLERDEN NASIL KURTULUNUR?

Birçok kültürde ebeveynliğe dair ön kabuller vardır;

  • Tüm anne babalar çocuklarını sever.
  • Aile güvenilecek tek varlıktır.
  • Aile kişi için her zaman oradadır.
  • Aileye istenilen herhangi bir şey söylenebilir.
  • Aile ne olursa olsun kişiyi sever.
  • Kişi her zaman ailenin yanına dönebilir.
  • Aile her zaman kişi için en iyi olanı ister.
  • Aile kişiden fazlasını bilir.
  • Aile her şeyi kişinin iyiliği için yapar.

 

Oysa bazı aileler kendileri henüz aile olma olgunluğuna erişmedikleri için çocuklarını bu yaygın kabullerin dışında tavırlara maruz bırakabilirler. Evlatlarından kendi çocukluk yaralarını sarmalarını beklerler. Ailenizin duygusal olgunluktan yoksun olduğunu saptadığınızda, aile içinde “gözlemci” rolüne bürünerek, ebeveyn davranışlarının sizin üzerinizdeki olumsuz etkisinden sıyrılmayı deneyebilirsiniz.

Gözlemci rolüne girdikten sonra, ebeveynlerin kırıcı, yıkıcı, yaralayıcı tepkileriyle karşı karşıya her kalındığında, içten içe “Mesafeli olmalıyım, mesafeli, mesafeli...” şeklinde tekrarlar yapabilir ve kendinizi yaşanan olayın taraflarından biri değilmişsiniz gibi düşünebilirsiniz. İç sesinizle kendinize o anki hislerinizi söyleyebilir ve karşı tarafı dinlememeyi başarabilirsiniz. Mücadeleye girmek yerine sakin kalmayı başarmak tatsızlığın sönmesini sağlayabilir.

İçinizdeki çocuk, ailenizin eninde sonunda değişeceğini ve özlemini çektiğiniz ebeveyn desteğini size vereceğini ümit eder her zaman fakat bu tür ebeveynler değişmez, onlara karşı çocuk rolüne geri dönmemeli ve onlarla her zaman iki taraf da yetişkinmiş gibi iletişim kurmaya devam etmelisiniz. Siz çocuk gibi davranmaya başlarsanız ebeveynlerinizdeki göstermelik “yetişkinlik” buharlaşacak ve güveniniz tekrar sarsılacaktır.

Kişiyi Geride Tutan Aile Kalıpları

Olgunlaşmamış ve güvensiz ebeveynler çocuğun bireyselliğini kendilerine yönelik bir tehdit olarak görür. Bireyselleşen çocukları tarafından reddedilecekleri ya da terk edileceklerinden korkarlar. Çocuklarını, onlardan ayrı bir birey olarak değil de tavırlarını tahmin edebilecekleri bir karakter olarak gördüklerinde kendilerini güvende hissederler. Onlardaki bu korkuyu fark eden çocuklar ise duygu ve arzularını bastırarak kendi bireysel ihtiyaçlarını ve tercihlerini inkar ederler.

     Bu ailelerdeki içselleştirici çocukların utanmayı öğrendiği duyguları;

  • Coşku
  • Kendiliğindenlik
  • Zarar, kayıp, değişim karşısında duyulan üzüntü ya da keder
  • Sınırsız şefkat
  • Gerçek hisleri ve düşünceleri dile getirmek
  • Yanlış anlaşıldıklarında veya küçümsendiklerinde öfkelerini ifade etme

   

      Kabul edilebilir ve arzulanmasını normal gördükleri duyguları;

  • Otoriteye itaat ve hürmet
  • Aileyi güçlü ve kontrol edilebilir bir duruma getiren fiziksel hastalık ya da yaralanma
  • Belirsizlik ve kendinden şüphe etme
  • Aileyle aynı şeylerden hoşlanmak
  • Kusurlu ve farklı olma durumunda suçluluk/utanç duyma
  • Ailenin endişe ve şikâyetlerini dinleme isteği
  • Klişeleşmiş cinsiyet rolleri (kızlar memnun edici, erkekler sert)

     

      Diğer öğrenilenler;

  • Önceliği başkalarının sizden yapmanızı istediği şeylere vermek
  • Kendinizle ilgili düşünmemek
  • Yardım istememek
  • Kendiniz için herhangi bir şey istememek.

 

Olgunlaşmamış ebeveynlerin sözleri içselleştirici çocukların iç sesine dönüşür. Kişi bu seslerin çocukluk anılarından kaldığını çoğu zaman fark etmez fakat bire bir anne babanın ifadelerini kendi kendine tekrarladığını anladığında bu sesten kurtulması gerektiğini de kabul etmelidir. İçselleştirilmiş ebeveyn sesleri beynin sol yarım küresinde yer alır. Mcgilchrist’e göre; sol beyine gösteri izni verildiğinde, duygudan önce mükemmeliyetçiliği ve şefkatten önce yargılamayı devreye sokar. Çocukluk dönemindeki duygu ve fikirleriniz anne babanızı rahatsız etmişse bunları bastırmayı öğrenirsiniz. İyi ve kötü kavramlarınız onların öğrettikleri doğrultusunda şekillenebilir ve bir takım düşüncelerinizin sizi kötü bir insan yaptığını sanabilirsiniz. Ebeveyn iç seslerinin devam etmesi bu inançların devamlılığını da sebep olur. Oysa hiçbir duygu ve düşünce, size ait his ve fikirlerinizden daha önemli değildir. Kendinize ait olanların utanmadan aklınıza gidip gelmesine izin verdiğinizde kazanacağınız özgürlük çok büyük bir rahatlamadır. İçimizdeki fikirler doğal olarak orada vardır ve onları kabul etmek zihninizi tanımak için bulunmaz bir fırsattır.

Bu tür ebeveynler derin düşünemediği için, birçok kere açıklama yapsanız da davranışlarının sorunlu olduğunu kabul etmezler ve bazı sadist eğilimli ebeveynler de vardır. Onlar kötü niyetlidir ve neden oldukları acı ve hayal kırıklığından mutlu olurlar. Toplumsal kabullerden dolayı bunları dile getirmek zor olsa da birinin biyolojik anne ya da babanız olması, onunla duygusal ya da sosyal bir bağ kurabileceğiniz anlamına gelmez. Anne babanın etkisinden kurtulmak için onlarla aktif ilişkinizi kesebilirsiniz. Eğer bu mümkün olmasaydı ebeveynlerinden uzak yaşayan ya da onları kaybeden kişiler de hayatına devam edemezdi. Sağlıksız rol ve etkileşimlerden gerçek özgürlüğe geçiş, diğerleriyle yüzleşmekle başlamaz aksine kendi içimizde başlar. Aile üyelerinizden hiçbirinin size eşya gibi hükmetmeye hakkı yoktur.

Kişinin kendi duygu ve görüşleriyle var olma hakkı vardır ve olgunlaşma, kendini doğru ifade edebilmekle başlar. “Ailem beni sevseydi anlardı,” bakış açısını bırakmak önemlidir, bağımsız bir yetişkin kimsenin anlayışına ihtiyaç duymadan da yaşayabilir. Fakat kendinizi ifade ederken mühim olan ailenizi değiştirmeye çalışmak değil kendinize dürüst olmaktır. Geçmişinizi ve ailenizi inkar etmemeniz fakat onlardan herhangi bir beklentiye girmeden oldukları gibi kabul etmeniz gerekir.

Çoğu olgunlaşmamış ebeveyn çocuklarının refah ve benlik saygısının kendilerine bağlı olduğuna inanırlar, bu anlayışı desteklerler. Çocuklarının hayatlarının merkezinde olmaktan memnun olurlar, çocuklarının onlara bağımlı olduğunu düşünmek güvende hissettirir. Bir anda birinin çıkıp “Sizin onlara ya da onların size gerçekten ihtiyacınız var mı?” demesi radikal bir soru gibi gelebilir fakat ebeveynlerimiz bizim maddi ya da manevi ihtiyaçlarımızı karşılayamayacak tarzda insanlar olabilir. Ancak iyi düşünmelisiniz; çocukluğunuzda değil şu an istediğiniz şeye sahipler mi?

 

&

DUYGUSAL OLARAK OLGUNLAŞMIŞ İNSAN ÖZELLİKLERİ

Olgunlaşmamış ebeveynlerle büyümüş bireylerin sevgili/eş/arkadaş seçimlerinde de anne babalarında gördükleri için normalleştirdikleri karakter özelliklerine çekilmemeleri gerekir. Bu yüzden sağlıklı bir ilişki kurulacak karakter niteliklerini bilmek gerekir.

      Peki, nedir bu nitelikler;

  • Gerçekçi ve güvenilir olmak
  • Gerçekle savaşmak yerine onunla birlikte hareket edebilmek
  • Aynı anda hem hisleri hem de aklı kullanabilmek
  • Tutarlı olmak
  • Mevzuları kişisel algılamamak
  • Saygılı ve karşılıklı olmak
  • Sınırları kabul etmek
  • Esnek ve uzlaşmacı olmak
  • İyi huyluluk (Cezalandırma taraftarı olmama)
  • Yeniliklere, etkilenmeye açık olmak
  • Dürüstlük
  • Özür dilemek ve telafi etmeye gönüllü olmak
  • Duyarlılık
  • Empati kurabilmek
  • Fark edici ve anlayışlı olmak
  • Rahat olmak ve rahat ettirmeyi sevmek
  • Gülmeyi ve eğlenmeyi sevmek
  • Etraflarındaki kişilere keyif vermek

 

İlişki Alışkanlıklarını Değiştirmek Üzere Yeni Alışkanlıklar Keşfetme

  • Yardım istemeye istekli olun.
  • İnsanlar sizi kabul etse de etmese de kendiniz olmaktan vazgeçmeyin.
  • Duygusal bağlarınızı sürdürün ve takdir edin.
  • Kendiniz için makul beklentilere sahip olun.
  • Açık iletişim kurun.
  • İstekleriniz için harekete geçin."

 

Eylül 2020

Yorum Yap