Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Raskolnikov'um

Varlığının yarattığı hissi bilmediğiniz bir şeyin yokluğunu idrak etmeniz otuz yılınızı alabiliyormuş, anladım. Neden mi bahsediyorum? Yalnızca iki yaşındayken kaybettiğim babamdan... O hep başkalarından dinlediğim biri. Anıları bizimle her daim fakat kendisi yok. Fotoğrafları da var. Önceleri ne kadar çok çektirmiş dediğim ama sonra her birini ezberlediğim için de ne kadar da azmış meğer, diye söylendiğim... Lise çağlarında başlıyor kareler, çocukluk muamma. Fotoğraf makinesi ilk gençlik yıllarında girmiş belli ki hayatına. Zamanın izin verdiği ölçüde ilgiliymiş teknolojiye. Radyosunu da hiç ayırmazmış yanından. Bakın işte, bir anı daha... Bir film karakteri sanki romandan uyarlanan. Ama ben ne denk getirip filmi izleyebilmişim ne de kitabı okuyabilmişim. Tüm çevremin bildiği, yalnızca benim bihaber olduğum bir eser. Küçük dünyamın Raskolnikov’u... Finali bir şekilde öğrendiğim için okuma gereği duymadığım, okumaya içimin el vermediği öte yandan...

Günlüklerinden tanımaya çalışırdım onu küçükken, aramızda benzer yönler bulmayı umarak… Ufacık bir yakınlık yakaladığımda havalara uçardım. Oysa muhtemelen insan olan herkeste bulunan niteliklerdi bulduklarım. Yine de ben, baba-kız oluşumuza yorardım bunu. Öyle ya, aynı babam gibi deviriyorum gözlerimi, diyebileceğim bir hatıramız yoktu. Ancak güncelerinde yazdığı serzenişlerini okudukça nasıl hararetli sohbetler edebileceğimizi fark ederdim. Hatta benim onunla duyduğum gibi onun da benimle gurur duyabileceği fikriyle gülümserdim. Hayatımda her daim bir yol göstericinin eksikliğini hissetmişimdir, belki o babam olurdu, diye hayıflanırdım.

Bir gün bir günlüğünün son sayfasında el yazısının değiştiğini görünce şaşırmış, ilk cümleyi okuyup işin aslını anladığımda ise yıkılmıştım: Yazı annemindi. Babam gün gün anılarını, iç seslerini, tarihe geçsin istediği birtakım toplumsal olayları anlatıyordu sayfalarca. Annem onun çok ardından defteri bulup okumuştu sanırım ve sağ üst köşeye bir tarih ekleyip kocasının nasıl vefat ettiğini not etmişti. Uzun uzun anlatmamıştı bu göçü, haber bülteni misali kısa ve net ifadelerle bahsetmişti: Defterin sahibi artık hayatta değil temalı, insanı mahveden ama elden bir şey gelmeyeceği farkındalığının mağrurluğunu vurgulayan cümleler topluluğu... O gün de kendi kendimin hüzün kovan kuşu olmuştum her zamanki gibi ve bir eşi böyle bir anı kayda almak zorunda bırakan hayat bana neler yapmaz diye geçirmiştim içimden. Başka bir gün, bir arkadaşım ayak sallama tikinin kendi çocuğuna da geçtiğini anlattığında babamın bu tür bir hareketini dahi saptayamıyorum, diye düşünsem de yine üzülememiştim. Oysa hüzne boğulmam, yavıncımam, eksikliğini kabul etmem gereken bir şeydi fakat ben böyle olduğunu bilmiyor, daha doğrusu kendime bile itiraf edemiyordum.

Şimdi hüzünleniyorum, doğrusu hüzünlenmek çünkü. Yok saymak değil. Zaten bilmediğim bir duygu, neden etkileneyim demek değil. Çocuğum olduğunu hayal edebilsem de anne, baba ve çocuktan oluşan bir aile tahayyül edememek değil. Bir erkeğin rutinlerim arasına girdiğini kabullenememek ve gerisin geri çıkarmak hayatımdan değil. Babamla bir tane bile fotoğrafım olmadığı için hiçbir erkek arkadaşımla fotoğraf çektirmemek, çektirdiysem de saklamamak değil. Birkaç gün ayrı kaldığımda özlemden ağlayacak kadar âşık olduğumda bile nasılsa bir gün yollarımız ayrılacak ön kabulüyle hareket etmek değil. Kaybetme korkusuyla kimsenin olamama, kimseyi de kendimin yapamama, hiç değil! Çünkü bana göre eş, hayata gözlerimizi birlikte kapatacağımız değil; hiç beklemediğimiz bir anda yok olma ihtimali yüksek bir parçamız. Bu sebeple kendime -ne kadar mutlu olursam olayım- Aman! Sakın! Alışma Fatma telkinlerini tekrarlayıp durdum her seferinde. Ne alıştım birine ne de bana alışılmasına izin verdim. Yüzeye çıkması en az yirmi beş yıl sürecek kadar derine itilmiş bir yaram olduğunu inkar ettim babamın öldüğü yaşa erişene kadar.

Ruhu, sözcüklere dökülemeyecek büyüklükteki kederler kemirirmiş. Umarım bu itirafla son bulur benim de kendimi yiyişim. Dile getirmek iyileşmenin yüzde ellisidir bana göre. Belki ben de sağlığıma kavuşurum bu sayede.

Mart 2022

İsim: Ebru Ünalp
Tarih: 2022-03-22 09:27:18
"

Ne kadar güzel ve cesur bir yazı olmuş. Kalemine sağlık Fatma Katırcıoğlu????

"
Yorum Yap