Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Silik

Sana geliyorum, bir şekilde ulaşmışım adresine. Bahtımın yüzü bana dönük, yalnızsın, elimle koymuşum gibi karşımda. Şaşkına dönüyorsun, aralarken dudaklarını, sus, lütfen, diyor, sorgulamana izin vermiyorum. Telefonunu bırakmanı söylüyor, oturduğun yerden kalkmanı işaret ediyor ve tutuyorum sağ elinden, solumda yürümeni tercih ediyorum.

Çıkıyoruz birlikte, iniyoruz merdivenleri usul usul. Araban var mı, diyorum, elbette, diyorsun. Beni, diyorum, kimsenin bizi görmeyeceği, görürse de tanımayacağı bir yere götür. Önce ölçüp tartıyorsun zihninde, ardından, peki, diyorsun. Biniyoruz araca, şehrin kalabalığından uzaklaşıyoruz kısa bir süre sonra. Hava soğuk, deli soğuk, kirpiklerim dahi üşümüş, araba da hemen ısınmıyor, yalnızca sol yanım sıcak. Bırakmamışım elini hiç lakin farkında bile değilim. Ayrımsadığım an gözlerinle buluşma umuduyla bakıyorum sana. Sanki sen de tam da o an hissediyorsun el ele olduğumuzu, çeviriyorsun başını sağına. Gülümsüyoruz gözbebeklerimizle. Dudaklarımız dahi hareket etmiyor, yalnızca ruhlarımız iletişim kuruyor.

Ne kadar sürüyor yolculuk, ayrımında değilim. Gözle görülür her noktanın bembeyaz olduğu bir parka giriyoruz. Bizi burada Allah bile bulamayabilir, diyorsun. İsabet olur, küsüm kendisine, diyorum. Küsme, diyorsun, seni o çıkardı karşıma. Şaşırtıyor beni hala böyle düşünebilmen ancak olağan serzenişimi birkaç saatçik ertelemeye karar veriyorum. İniyoruz araçtan, vakit kaybetmeden solumda bitiyorsun, tutuyorsun elimi, madem iznim var asla bırakmam, diyorsun. Etrafta yek bir nefescik duyulmuyor, ağaçların dalları beş on santimetre karla kaplı, yolda ise belli belirsiz kedi ya da köpek patisi izleri.

Bölgeyi keşfeden iki kaşif edasıyla adımlıyoruz yolu, ayaklarımızın sebep olduğu kar sesleri eşliğinde. Hava, şehre nazaran epey soğuk. Hafif esinti de girmiş koluna, git gide kızartıyor burnumuzu. Ayak seslerimiz dışında herhangi bir şey duymadan yol alırken yakında bir çardağa takılıyor gözüm. Dinlenmek istediğimi söylüyorum. Ben zaten yürümeyi hiç sevmem, diyorsun. Yoldan çıkıp çardağa yöneliyoruz, kar kalınlığı biraz daha fazla, bata çıka ilerliyor ve yirmi otuz adımın ardından çardağa ulaşıp ıslanmamış banklarından birine oturuyoruz.

Kolunu omzuma uzatıyorsun, olmaz, diyorum. Yüzün düşmese de bakışların, neden, diye soruyor. Yanıtlamıyorum. Bankın ucuna yerleşmeni rica ediyorum. Karşı koymuyorsun. Uçlarda mı oturacağız, hiç mi güvenmiyorsun bana, diyorsun. Seni incitebilen tek kişi olabileceğimi düşünüyorum. İçim buruluyor fakat suretime belirgin bir tebessüm yerleştirip, acele karar verme, diyorum. Uzanıyorum dizlerine, beremi çıkarıyorum soğuğa rağmen, ellerinin yeri burası, diyorum. Saçlarımı karıştırmanı istiyorum.

On saniye, elli saniye, beş dakika, kırk dakika, iki saat, dört saat ya da yarım gün...

.

.

Kendime geliyorum. Dizlerinin ve parmaklarının verdiği güven anne karnında hissettirse de gitmem gerektiğini anımsıyorum. Doğruluyorum aniden, bir yandan beremi takarken öte yandan ayağa kalkıyorum. Sorguluyorsun yine. Ve ben yine yanıtsız bırakıyorum seni. Beni alana bırakır mısın, diyorum. Hayır, diyorsun. Buralarda taksi bulabilir miyim, diyorum. Bulursun, gidersin, bilirim, diyorsun. Tepki veremiyorum, gözlerine bakmamayı başararak arkamı dönüyor ve çardağın girişine yöneliyorum. Ardımdan ayaklanıyorsun sen de, yetişiyorsun ve tutuyorsun sol elimi, sıkıyorsun da sanki biraz. Üç beş adımın ardından sitem dolu bir tonla, ben bırakırım, dediğini duyuyorum.

Yol boyunca da kenetli parmaklarımız, soluğumuzun sesi ve otoyolun uğultusu haricinde konuğu yok sohbetimizin. Alana varınca ancak bakabiliyorum gözlerine, söyleyeceklerimi zihnimde sıraya koymaya çalışırken dilimden aniden, teşekkür ederim, dökülüyor. Bakışların değişiyor, yine binbir soru dolaşıyor içinde ancak sen de yalnızca, ben teşekkür ederim, diyorsun.

Ayırıyorum parmaklarımızı ağır çekimde. Yine hesaplanamayan saniyeler...

Açıyorum kapıyı, sen de kendi kapına yelteniyorsun. Lütfen, diyorum, inme sen. Başını sağa eğiyorsun, istemsiz bir onay mahiyetinde, biraz da, yapma, der gibi. Çok iyi bak kendine, diyorum. Merak etme, diyorsun. Arkama bakmıyorum. İnmemiş ve de beklemeden gitmiş olmanı umuyorum. Geçiyorum güvenlikten. İlk uçuşa bir bilet alıyorum. 

Ocak 2021

Yorum Yap