Profil

Fatma Katırcıoğlu

Sosyolog & Yazar & Aile Danışmanı
1988'in sıcak bir Haziran günüydü, annemin sancıları biraz erken tuttu ve tam da babamla evlilik yıldönümlerinde ben doğdum. Elbette hatırlamıyorum ama böyle anlatıldı, inandım. Aradan geçen yılları çok hatırlamamakla birlikte kendimi Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünde buldum, ardından İstanbul Üniversitesi'nden Pedagojik Formasyon ve Aile Danışmanlığı Sertifikası aldım. Psikoloji kişisel ilgi alanımdır ve gerekli eğitimleri alarak uzmanlaşma girişimlerim devam ediyor. Sayfamda yazılarımı, hikayelerimi, gezilerimi, fotoğraflarımı, içimde saklanan ve belki de ömrüm boyunca ulaşamayacağım kadına dair paylaşımlarımı bulacaksınız.

Yaralarım Aşktandır
“Enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
Ben çıplağım, çıplağım, çıplak
Çıplak sevgi sözcüklerinin arasındaki duraksamalar gibi çıplak
Ve aşktandır tüm yaralarım benim
Aşktan aşktan aşktan” 

Kimin değil ki? Ah Furuğ, kimin yaraları aşktan değil ki? Bazen diyorum; keşke ben de aşka öncelik vermeyen bir insan olsaydım. Fakat sonra aniden, dilediğim şeyin ne kadar saçma olduğunu fark edip geri alıyorum sözümü. Zira aşka adanmamış bir ömür boşa geçmiş olmaz mı? Bence olur.

Yaralarım Aşktandır; Şebnem İşigüzel’in kalemi, Berfin Zenderlioğlu’nun yönetmenliği ve Nazan Kesal’ın tek kişilik performansı sayesinde vücut bulmuş bir oyun. Kadın elinden çıkma diyebiliriz, sahne arkası ekip de genelde kadın çünkü. Oyunda, İranlı yazar, şair, yönetmen, ressam Furuğ Ferruhzad’ın yaşamını kendi dizeleri ve anlatımıyla dinliyoruz. Oyun başlamadan önce Furuğ’un okuduğu şiirler yankılanıyor salonda. İyi ki yaklaşık on dakika erken gitmişim, en az oyun kadar öncesi de etkileyiciydi. Amansız İran sineması övücülerinden olmadığım için, Farsça ve Arapça sözcükleri daha çok dualarda duyan biri olarak, kendimi bir mevlütte hissediyorum ilk etapta fakat sonra o eşsiz ses sarsıyor beni ve vurucu bir şiirin dizelerinin okunduğunu ayrımsıyorum. Bildiğim birkaç Farsça sözcüğü yakalamaya çalışıyorum fakat pek mümkün olmuyor. Öfke sarıyor o an ruhumu, neden anlamıyorum diye kızıyorum; anlayabilsem keşke…

Şiir tercümelerinin hep eksik kaldığını düşünürüm. Dili çok iyi biliyor da olsak şairin vermek istediğini tam anlayamayacağımıza inanırım. Ki bu Türkçe olanları da kapsar benim için. Şairle sözcükler arasında yapılan bir sözleşmedir şiir ve ancak onlar anlatırsa açığa kavuşur. Hatta bazen kendileri bile tam manasıyla aktaramazlar. Furuğ’un dizelerindeki sırra da asla eremeyeceğimizi düşünüyorum. Onun yaşadığı toplumsal gerçeklikte böylesine cesur yazabilmiş ve asla vazgeçmemiş bir kadını anladığımı sanmak ancak sanrı olur zaten, ötesi mümkün değil.

“Ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum.”

Oyunda Furuğ’un insanlığa hediye ettiği sanat eserlerinden ziyade dönemin İran’ındaki kadının konumuna dikkat çekilmiş. Günümüz Türkiye’sine benzer bir atmosfer hakim. Yazar Şebnem İşigüzel Türkiye seyircisini buradan yakalamak istemiş olabilir, bilmiyorum fakat metinde daha çok Furuğ'un kadın olarak maruz kaldıklarına yoğunlaşılmış. Halbuki o, sosyal hayattan soyutlanma girişimlerine boyun eğmeyebilmiş, onu sindirmeye çalışanlara cevabını sanatıyla verebilmiş bir kadın.

Tam burada eklemek istediklerim var; ben bireylerin kadın-erkekten önce insan olmalarıyla ilgilenirim. Bilirsiniz, bizim gibi toplumlarda kadın ile erkeğin eşit olmadığı düşünülür. Kadınlar olarak, bu düşüncelere karşıt duruş sergilerken dikkat çekeceğimiz şey 'insan'lığımız olmalı. Bu noktada birçok hemcinsimin aynı hataya düştüğünü üzülerek gözlemliyorum. “Bize hak ettiğimiz değeri verin,” demek istiyorlar lakin bunu yine kadınlıklarını vurgulayarak yapıyorlar. Türlerin taksonomisinde önce insanız, sonra kadın erkek diye ikiye ayrılıyoruz. Kadın cinsi, erkek kadar insan olduğunun savaşını vermeli, evet, ama bunu kadınlığını ön plana çıkararak yapmamalı. Mücadelemiz bizi yalnızca 'kadın' gören insanlarla değil mi zaten? Birçoğunun nazarında 'iyi vakit geçirilecek' canlılarız; erkeklerin -her anlamda- gönlünü hoş tutmak için dünyaya gelmiş canlıcıklar. Bu tür çarpık fikirlere kapılan kişilere onlar için yaşamadığımızı göstermek, bize baktıklarında kadınlığımızdan önce insanlığımızı fark etmelerini sağlamak zorundayız. Oysa Furuğ’un hayat hikayesini anlatan oyunda başarılarından birkaç cümleyle bahsedildi, eşi ‘Parviz Shapour’a ve eşinden boşandıktan sonra aşık olduğu yönetmen ‘İbrahim Gülistan’a dair daha çok bilgi verildi. Parviz ya da İbrahim’i öğrenmemize gerek yoktu bence.

Einstein’ın karısından kimse bahsetmez ya da ikonlaşmış hiçbir erkek figürün biyografisinde eşi hatırı sayılır yer kaplamaz. Kadınlardan söz edilirken ise hep hayatlarındaki ‘erkek’ler anlatılır. Yani kadınlar olarak  “Biz de insanız,” demeye çalışırken, yalnızca “Bakın, sizin hayatınızda ne kadar da önemliyiz, bizi sevin ki mutlu olun,” diyebilmiş oluruz...

Kimseye kendimizi ispatlamamız gerekmiyor halbuki. Erkeklerle yarışmak da lüzumsuz. Rakip alacağımız tek kişi kendimiziz ve de bütün engellemelere rağmen başarabilmiş kadınlar. İdolümüz onlar olmalı. Bunun dışındaki herhangi bir çaba bir erkeğin saygısını kazanmaya çalışmaktan öteye geçmiyor, maalesef. Ve şunu çok iyi biliyorum; birine onun saygısını kazanmaya çalıştığımızı hissettirirsek, bize o saygıyı asla lütfetmeyecektir. Yapılması gereken; kendi başımıza, kendimiz olarak ve kendi uğraşlarımızda en iyiyi hedefleyerek saygıların en büyüğünü hak ettiğimize inanmak. Çünkü buna biz inanmazsak kimseyi inandıramayız.

“Ne tuhaf bir dünya

Kimsenin işine karışmıyorum

Kimseyi incitmiyorum ve her an kendi kendimleyim

Böyle olunca herkes beni kurcalıyor…”

Kendi kendime yazarken laf lafı açıyor, konumuz Furuğ’du, evet. Oyunla ilgili görüşlerimle devam edeyim;

Nazan Kesal ilk on dakika biraz tutuktu fakat daha sonra rolün o kadar içine girdi ki, zihnimde Furuğ’a dair beliren imge Nazan’ın suretiyle yer değiştirdi. Çıkışta tekrar Furuğ’un yüzünü görme gereği hissettim. Metni çok güçlü bulmadım, hem yukarıda bahsettiğim sebeplerden hem de vurucu cümleler içermediği için. Furuğ'un biyografisinde göz bebeklerimizin büyümesine, vücudumuzu bir titremenin ele geçirmesine neden olabilecek birçok ayrıntı var ama oyunda bu detayları göremedik. Sadece bir kere sahneye bakamadığım, hatta salondan çıkmak istediğim oldu. Beğenmemekle ilgili bir çıkma isteği değildi, mollaların Furuğ’a tavırları çarpıcı bir biçimde sahnelendiği için o cümleleri duymaktan rahatsızlık duydum. Nazan Kesal monologları olabilecek en gerçekçi ve etkileyici biçimde canlandırdı, yazar ve yönetmenin Nazan gibi bir oyuncudan yeterince faydalanamadığını düşündüm. Herkes olabildi Nazan; Furuğ, annesi, kargaları vuran babası, kız kardeşi, onu yıkamaktan imtina eden yaşlı kadın, mollalar, sokakta onu öldürmekle tehdit eden ahlak bekçileri, kendi arafta kalmış ruhu…

“İnsanı sessizliğe zorlayan acı,

Bağırmaya zorlayan acıdan çok daha ağırdır.”

Söylenecek çok sözü varken söyleyememiş, dünyayla bağını epey erken koparmış bir kadını izledik. Şiir yazmaya ilkokul çağında başlayan bir kadın. Dizeler kendiliğinden diline gelen, şiir yazabilmek için kocasından boşanan, ölene kadar çocuğunu göremeyen… Sahi, ne çok eziyet ediliyor kadınlara. Günümüzde bile, hala, yer kürenin her yerinde. Bazen kadınların, evrenin hak etmediği kadar güzel olduklarını düşünüyorum. O yüzden sanırım, kimileri erkenden göçüyor, kimilerinin bedeni nefes alıyor fakat ruhu çoktan gitmiş ait olduğu yere.

“Bedava bağışladığım gönül hariç

Ona verdiğim her şeyi helal ettim.”

Furuğ etmiş ama ben bazı insanlara hakkımızı helal etmememiz gerektiğine inanıyorum. Herkes sebep olduğu kalp ağrısının bedelini ödemeli. Er ya da geç… 

Son olarak; çevrenizde cinsiyetçi bir erkek varsa, onunla birlikte mutlaka gidin ve izleyin bu oyunu. Ben aklı başında bir feminist olduğum için oyun çıkışı karşılaştığım erkeklere saldırmadım fakat eğer aklı başında olmayan bir feministseniz; izlemeyin, zira erkek cinsine hırslanmak için 75 dakika boyunca bileneceksiniz. İyi seyirler :)

Yorum Yap